Bir zamanlar kilit pozisyonlarda, ismi herkes tarafından bilinen bazı kişileri yakından tanırdım. Şimdi uzaktan bakınca insana karikatür gibi geliyorlar ama onlar birer başarı öyküsüydü. Mesela birisi düpedüz dış görünüşü ve teknoloji bilgisiyle demodeydi. Çok çalışırdı ama yavaştı. Bu kadar üst düzeyde olduğu halde onaysız adım atmazdı ve çok önemli bir özelliği vardı: sadıktı. Bütün beceriksizliğini mutlak bağlılığı dengelerdi. Bir başkası insan ilişkilerinde berbattı. Sistemsizdi. Darmadağınık çalışırdı; ne prosedür bilirdi, ne yönetim tekniği. Ama deli gibi inisiyatif kullanırdı. İş bitirirdi. Para kazandırırdı. Bunları düşündüğüm zaman benden somut başarı formülü isteyen gençlere “Bir olumlu özelliğinizi çok keskinleştirin ki öteki olumsuzluklarınızı taşısın” diyorum.
Kitlelerin tutum değişimini yönetmek için sosyal psikoloji hangi yöntemlerin etkili olduğunu açıklar. Benzerlik (kültürel köken ve konuşma üslubu olarak) etkilenme oranını artırır. Mesajın basitliği, sonucuyla birlikte verilmesi ve sık sık tekrar edilmesi (dinleyicinin düşünmesine gerek kalmaması), eğitimsiz bireylerin üzerinde daha etkili sonuç verir. Dinleyiciyi bir dereceye kadar korkutmak da etkili olur. Bütün bunlar, farklı dönemler ve ulusları kapsayan bir tekerrürü göstermiyor mu? Anayasalar ne kadar mükemmel olursa olsun hayatımızı şu birkaç doğal kural yönetmiyor mu?
Rahmetli Arman Kırım, İlhami Fındıkçı bu konuda kitap yazmışlar. Doğrusu ikisi de ‘ütopik’: aile anayasası, konsansüs… Klavye başında bunları söylemek kolay. Gerçek hayat üst seviye zorlukta bilgisayar oyunu gibi: profesyonel yönetici veya danışman olarak her hamlenizde ‘ölebilirsiniz’. Galiba mesele kurumsallaşmanın tanımında; her tanım gereksiz uzun, soyut ve farklı. Ben bu konuda zihnimi ancak kilit kavramlarla toparlıyorum: politikalar (kurallar), süreç iyileştirme ve uygulamada süreklilik (istikrar). Bu kadar. Yani liberal ve esnek. Yani birkaç mantıklı teknik kurala boyun eğdikten sonra gerisi serbest. Ne iç dengelere karışmak istiyorum, ne de aileyi uzak tutmak. Bugün bir Sabancı, Zorlu, Yaşar bile bizzat ve mutlak olarak aile tarafından yönetilmek isteniyorsa, demek ki sosyal gerçeğimiz budur ve gayet de geçerli bir modeldir.
Köpeğe bir şeyler öğretmenin gerekliliği tartışılmaz değil mi? Kendi menfaatınız için! Ben çoğu kez başarısız oldum. Bunun üzerine okumaya karar verdim. Allahtan bir tanecik çok iyi yerli kaynağımız var (*). Tamer hoca diyor ki, köpekler kelimelerin anlamını değil, eş zamanlı ses tonunuzu, mimiklerinizi, hatta o andaki kokunuzu öğrenir. Onun için doğru zamanlama ile bıkmadan aynı komutu (tabi ödülle birlikte) tekrar etmeniz lazım. İşte burada ‘kaç komuta kadar öğrenebilir’ sorusu çıkıyor. Bunun cevabı köpeğin ırkıyla ilgili. Uluslararası zeka sıralamasına göre bir numara “Border Collie” (Britanya kökenli çoban köpeği). İkinci “Poodle” (bildiğiniz kokoş fifi). Üçüncü “Alman kurdu”. Dördüncü “Golden Retriever”. İlk 10′un içinde “Labrador” ve “Rottweiler” da var. Devam edelim: “Cocker Spaniel” 20.nci. “Siberian Husky” 45.nci. “Boxer” 48.nci. “Basset Hound” (Hush Puppies köpeği yani) 71.nci. Vee sondaki müthiş ikiliyi açıklıyorum: “Chow Chow” ve “Bulldog”. Listede Kangal yok ama herhalde o da sonlardadır! (*) Tamer Dodurka, Köpek Psikolojisi, Remzi Kitabevi.
O kadar farklı duygu kombinasyonları var ki, bunları yansıtacak zenginlikte bir dil yok. Zaten olsa, o dili aynı yetkinlikte iki tarafın da bilmesi mümkün değil. O yüzden çoğu kez duygularımızın adını koyamıyoruz. Şu anda benim yaptığım gibi tanımlamak için debeleniyoruz. Sevginin alt duygularını hep merak ederim. Sonunda şuna geldim: bir insanı içten sevmek için saygı, hayranlık, onunla gurur duyma, onu anlamak için merak da lazım. Bağımlılık, gerçek sevgi değil. Onun için üzülmek tek başına bir sevgi kriteri olmayabilir. Hatta fedakarlık, ona imkanlar sunmak bile sevgi demek olmayabilir. Onun için de sevginin adını koymak iyice zor.
İK, bilimsel alanda sanki unutulmuş gibi. Ders kitaplarında 30 yıldır aynı şeyler yazıyor (en azından Türkiye’deki okullar için bu böyle). Onun için iş başa kalıyor; bu durumda, yenilik, kişilerden menkul olacak! Değişime en açık alan, eğitim. Özellikle eğitim ihtiyaç analizinde çok yeni araştırma kaynaklarımız var: kurumsal stratejiler, vaka analizleri, her çeşit geri bildirim ve süreç analizleri. Ücret yönetiminde Hay Management’ın ilginç fikirleri var. Jenerik yetkinlikler artık iyice yazılımlara girdi. Performans değerlendirmede denenmedik şey kalmadı, şimdi kuruma özgü bileşimlerden söz ediliyor. En çok geliştirilebilir alan ise “kültürel değişimlerin yönlendirilmesi”. Sonuncusu, İK yönetiminden çok Organizasyonel Davranışın alanına giriyor, dolayısıyla iki disiplin örtüşüyor. Sonuç: artık bilinen yöntemleri her yerde aynen uygulamak yok, bir kurumun İK yönetimi ötekine benzemeyecek.
Nazik adı: “seçme ve yerleştirme danışmanlığı”. Bu sektörün evrimi son yıllarda hızlandı. 90′larda sadece birkaç iyi firma vardı; onlar da “executive” ararlardı. Uzun, zahmetli, teke tek bir süreçti. Son 10 yıl içinde bu ‘butik’ler kayboldu (ya da kendi içlerinde bir departmana hapsoldu), yerlerini ‘İşkur gibi’ çalışan kurumlar aldı. Bu sürüm ihtiyacı mesleğin doğasını tamamen değiştirdi: kilit pozisyonlar da üretim bandına girdi.
Daniel Goleman’ın az bilinen bir kitabı var: “Vital Lies Simple Truths”. Kitap, gerçek bir öyküyle başlar; vahşi bir hayvan tarafından parçalanan ve tesadüfen sağ kalan bir kişi, “bir noktadan sonra acı hissetmedim” demiş. Bir tür zihinsel afyon. “(…) teskin edilemeyen kaygı ve utanç hissi” de aynı derecede acı verebilir. Bu nedenle bir insanın, ailenin veya toplumun “(…) konuşulmaması gereken gerçekleri” vardır. “Kaygıdan sakınmak için, hoş olmayan gerçekleri susturmak ve sessizlik anlaşmalarını kabul etmek bir dereceye kadar faydalı, hatta gereklidir.” Karmaşık ve anlaşılmaz gibi görünüyor ama basit değil mi?
Demek ki hayatta bazı kararlarımızın evrimi var. Bazen uzun bocalamalardan sonra insan kendini başka bir noktada buluyor: işte o sürüklenmenin bittiği andır. Bilinç düzeyinde değil, sanki daha derinde proses etmiş gibi? Belki bu kendimizi ikna ettiğimiz andır. Belki iç tutarlılığımızın gerçekleşmesi sonrasıdır? Ne olursa olsun çok zevkli. Mesela kendi kendinize ‘ben bundan sonra Temmuz-Ağustos’ta deniz tatili istemiyorum’ dediğiniz an.
Bir kurum, İK’cısını ararken olayı, “kurbağayı öpecek prens”e döndürüyor. İşi almak isteyen adaylar da, kendilerinden beklenenleri “dolgu söz” kabul edip dinlemiyor. Sonrasında acemi genç evlilerinki gibi ilişki şoku yaşanmaya başlıyor: ucu açık taleplerle, kifayetsiz küçük dünyaların yüz yüzeliği! Bu iletişim kazasından en olumsuz etkilenen İK’nın imajı ve ekmeğini kazanmaya çalışan birkaç masum insan. İK’nın, her kurumun içindeki misyonunu açıklığa kavuşturmak lazım. Bu misyon ki, iki uç arasındaki yelpazededir: özlük işleri sorumluluğu ile üst düzey stratejistlik. Pragmatik sonuç: prensi unutun, yelpazenin üzerindeki doğru yerdeki İK’cınızı bulun.
Farkında bile olmadığımız küçük bir davranıştan, güçlü bir tutuma kadar farklı biçimlerde olabilir. Tutuma dönüşmüşse, öncesinde bir yolculuğu var demektir. İlk kez yaşadığımızda arkasında hatırladığımız bir kayıt bırakmıştır. Bu aşamada sadece bir düşüncedir. Daha sonra tekrarlanması onu gittikçe güçlendirmiştir. Yerleşmiş bir alışkanlık olduysa kayda geçmiş anılarla doluyuz demektir. En kolay örnek: annenizin yemeklerinin damak tadınızı oluşturması!
İtalya’daki bazı belediyelerin 10 yıl kadar önce başlattığı bir sivil hareket. Dünya’da 100′den fazla şehir bu sıfatı almaya hak kazanmış. Kriterleri hiç kolay değil: elli binden az nüfus, arabaların girmediği şehir merkezi, yenilenebilir enerji kullanımı, süpermarket ve fast food restoranlarının olmaması, eski yapıların muhafazası, gürültü ve hava temizliği denetimi… Kurtarılmış bölgeler gibi.
Böyle insanlar umulmadık yerlerde karşıma çıkıyor. Çok azlar. Bende aydınlık duygusu uyandırıyorlar. Mesela böyle bir avukat arkadaşım vardı; hızlı ve bazen yarı ‘gayrı meşru’ çözümleri mesleki bilgisinin önüne geçerdi. Böyle bir dekan tanıyorum; neredeyse hiç düşünmeden idari kararlar verir. Bunu düşündüm, temelinde nedir bu? IQ anlamında zeka değil, o sadece bir bileşen. Yetenek değil, çünkü yaşananlar çok durumsal. Galiba bu bir kişilik özelliği ya da ileri derecede geliştirilmiş bir tutum. Sonuncusu ise, kafaya koyarsak hepimiz yapabiliriz. Ben sürekli deniyorum.
2012 Temmuzda yürürlüğe girecek olan Ticaret Kanunu’nda, anonim şirketlerin yönetim kurulunu işlemeye zorlayan yenilikler var. Bir kişilik yönetim kurulu veya hisse sahibi olma zorunluğu bulunmaması, bağımsız üyelik, yönetimin “bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine devri” başka nasıl açıklanabilir? Ben, yapılmak isteneni, bugünkü icra kurullarına benzetiyorum. Yetkili ve çevik bir kurul.
Prof. Emre Kongar yıllar önce ilginç bir tez ortaya atmıştı: “Popüler kültür iyi veya kötü değildir. Bugüne ait olduğu için gerçektir ve sırf bu nedenle anlaşılmayı hak eder.” Bugünün popüler kültürü, malum, yeni ulusalcılık. Hâkim siyasi anlayışta Batıya kültürel bir karşı koyuştan ve değerlerimize dönüşten söz ediliyor. İster lümpen (buna eş, ‘kara kalabalık’ terimini seviyorum) deyin, ister yeni gerçekler; ben Kongar’ın dediğini yapayım. Anlamak için baktığımda gördüğüm tuhaf bir karışım. İçinde keskin biçimde ayrışmış kümeler var. Popüler kültürümüze ucube diyebilir miyim?
Yaptığım işin operasyonunu tek başıma yapacak kadar bilmemek. Biraz da tesadüflerle ben İK’ya ortasından girdim. Avukatlık yaparken eğitim, oradan da işe almalar derken yöneticilik pozisyonu. Özlük işlerinin memurluğunu hiç yapmadım. Sonradan ne kadar anlamaya çalışsam da aklımda tutamadım; ders gibi çalışmak bizzat sürekli tekrarlayarak yapmaya hiç benzemiyor. Hep bir bilene muhtaç oldum. Kıssadan hisse: esnaf gibi düşünmek lazım, işin mutfağını bilen daha iyi yönetir.
Savunma mekanizması şöyle tanımlanır: dış dünyanın yol açtığı hayal kırıklıkları veya kendine yetersizlik durumlarında iç çatışmamızın yarattığı sonuçlar. “Normallik” sınırının içinde sayılırlar. İş hayatından numuneler: çok çalışmayı hayatının merkezine koyan işkolikler (telafi?), nefret edilen yöneticiyi oynayan kifayetsiz muhterisler (bastırma, inkar?), kamusal gücü paraya tercih edenler (yüceltme?), birinin biat etmiş adamı olanlar (duygusal soyutlanma?).
Genellikle adetim değildir ama bu defa yapacağım, 1911 basım tarihli bir etimoloji sözlüğünden aynen karşılığını aktarıyorum: “Minor form of despair disguised as a virtue“. Yani “bir erdeme dönüştürülmüş çaresizlik“. Bundan daha güzel tanımlanabilir miydi?
Bir sürü uygulaması kolay kuralı ve püf noktası var. Herkesin yüzüne bakmak, bir şey yazarken sırtını dönmemek, zihin haritası mantığıyla anlatmak gibi. Hala beceremeyenler var. Bence nedeni “içselleştirmemek”. Anlatırken siz yaptığınızı beğeniyorsanız, dinleyenler de beğenir. Bunun da kuralı falan olmaz; bu işi sevmek veya sevmemek meselesi.
13. yüzyılda şarap tüccarlarının, bozuk olanlarını ayıklamak için şarap tattırdığı köleleri varmış: “groume”. Bir de Fransızcada obur anlamına gelen “gourmand” var. Gurmeliğin hangisinden geldiği tartışılıyor. Birçok kavram gibi bugünlerde kirletildiği için ben artık kullanmak istemiyorum. “Ağız tadı” yeter de artar bile.
Çok belirgin bir örneğini gördüm. Acaba şunlar birer karakteristik olabilir mi? Susup sakince dinleyemiyor, hiç olmazsa karşıdakinin dediklerini tekrarlıyor (güya anladığını gösteriyor). Antenleri çok açık; herkesin dediğini duyuyor. Hatta gözü kayıyor, bir an kopuyor. Hızlı konu geçişleri yapıyor ama aklı bir öncekinde de kalıyor. Ruh hali çok hızlı değişiyor: sıkılıyor, coşku duyuyor, mutlu hissediyor, tam o anda bir şeye takılıyor. Anlatma isteği duyuyor, aynı anda karşısındakini dinlemek de istiyor. Kaynayan bir tencere gibi. Hiç bir kötülük niyeti yok ama dışarıdan bunu fark edene çok yorucu.
Emeklilik koşullarını ve yaşlarını düzenleyen yasalar asla hayatın doğru bir simülasyonu değil. Onların gerçeği bambaşka siyasal gerekçelere dayanıyor. Hastalığı ve sakatlığı olmayan, aynı yaşta her insan aslında farklı biyolojik yaştadır. Onun için varsayılan emeklilik yaşı bazıları için -hiç mübalağa etmiyorum- ölüme mahkum edilmektir. Yapacak tek şey, onu zihnen inkar edip çalışmaya devam etmek. Ta ki yollar tükeninceye veya vücut duruncaya kadar.
Ne demeliyim İngilizcesine: “passing desire” mı, “fancy” mi? Tüketim kültürünün arka planındaki esas paradigma. Biraz kazıdığınızda hayatımızda bize göre önemli birçok hedefin altından çıkan motiv. Çocukların o arsız, talepkar tutturmaları ile büyüklerin duyguları arasında ben bir fark görmüyorum. İşin acısı şu: gerçek hobilerle o kadar karışıyor ki, insan kendisi bile ayırt edemiyor. Ne paralar onun yüzünden sokağa atılıyor. Ne diyeyim: iyi ki varmış bizi hayata bağlıyor mu, keşke bu uydurulmuş coşkunun esiri olmasak mı?
“Duygusal zihin, akılcı zihinden çok daha hızlıdır. Tepkisi, hızlı ve savruktur. Bu hız, analitik düşünmeye imkan tanımaz. Büyük ihtimal evrim içinde hayatta kalmak için anında karar verme zorunluğundan doğmuştur. Bu hızlı algılama, hız uğruna isabetliliği feda eder. Duygunun çağrışımlarında ‘neden-sonuç’ yoktur, ‘hayır’ yoktur. Böyle zamanlarda akılcı zihin, duygusal zihni mutlak doğru kabul eder ve ona ters düşen hiçbir delili hesaba katmaz. Ancak duygular daha uzun süre içimizde kalırsa ruh halleri olarak devam ederler ve artık ilk andaki gibi davranışları etkileyemezler” (Daniel Goleman, Duygusal Zeka, 1995). İşte bu, kavga-tartışma anlarını neden atlatmak gerektiğini açıklıyor.
Ahmet Hakan’ın bir becerisi var: az sözcükle doğru teşhisler koymak. Bu, benim de tarzım. Anadolu’nun her yerini iyi gezdim sayılır. Tam tamına ve daha öz ifade edemezdim; demiş ki: “Güneydoğu’da derin bir bilgelik, denize kıyısı olmayan Ege kentlerinde bıkkın bir tevekkül, kıyı kentlerinde tepkisel bir modernlik, Orta Anadolu’da halinden memnun bir tutuculuk, Karadeniz’de aceleci bir neşe var.“
Sherif’in artık klasik olarak kabul edilen deneyinin sonucuna göre, gerçeğin çok net olmadığı durumlarda, insanlar grup içinde daha çabuk ve kolay bir sonuca varırlar. Sonra da buna uyarlar. Grubun kültürel benzerliği, karşılıklı iletişim, katılma fırsatı da öğrenmeyi hızlandırır. Keşke akran eğitimini ‘resmi eğitimde’ daha çok kullansak.
Çiğdem Kağıtçıbaşı der ki (İnsan ve İnsanlar, 10. basım, sh.309): “Kişilerin çıkarlarıyla grubun çıkarları çatışırsa, kişiler kendi kısa vadeli istek ve çıkarlarını ön planda tutabilirler. Başkalarının kurallara uymadığını gördüklerinde, kendi sorumluluklarından vazgeçmeye daha eğilimli olurlar.” Yorumsuz.
Eski Yunan’dan bugüne değerini kaybetmeyen bir felsefi görüş. “En üstün iyi, hazdır” der. Yaşamın gereğidir. Sonraları daha derinlik kazandırılmış. Hazzı bedensel olarak sürekli kılmak mümkün olmayacağına göre, ona ancak manevi olursa ulaşılabilir. O zaman gerçek haz ruh dinginliğidir. Bugüne kadar gruplarla -içsel motivasyon farkındalığı için- hayatın anlamı üzerine tartışmalar yaptık; çoğunda “huzur” diye bir kavram çıktı. Eski Yunanlılar ne demiş ki?
Bir plan yaparsınız; gün içinde yapacaklarınız, seyahat, hatta misafirlere hazırlayacağınız yemek, alışveriş… Sonra hiç düşündüğünüz gibi gitmez. Aksilikler çıkar. İstedikleriniz olmaz. O zaman körlemesine bir mücadele ve tatsızlık başlar. Ben yeni yeni başarıyorum; hemen kendi istediğimden vazgeçip hayatın istediğini yapmayı. Bir şeyi almak ertelenebilir, mönüler anında değişebilir (hatta yepyeni hoş bir şey çıkabilir), seyahatte bambaşka bir yere gidilebilir. Bir an sonra ne olacağını bilmiyorum ve bu gerçeği memnuniyetle kabul ediyorum.
1990′ların başında kült bir kitap vardı: Moments of Truth (Jan Carlzon). Küçük iyileştirmelerle ve insan faktörüne dayanan büyük bir felsefe değişikliği ile SAS’ın nasıl iflastan döndüğünü anlatırdı. Tam o kitapta anlatılanın benzerini Develi’de yaşadım. Bir tek garson, yaptıklarıyla gayet vasat bir ortamı tam bir memnuniyete dönüştürdü. Tüm zamanların gerçeği bu: her şey bir an ve bir davranışta bitiyor. Kitabın basım tarihine bakarsanız demode dersiniz, öyle değil ama işte!
Çıkış noktası aksiyoloji: yani “axia” (değer) ve “logia” (bilim). Davranışlarımıza temel teşkil eden değerleri arayan bilim. Bunu, iki alanda yapar: etik ve güzellik. Şimdi bu nereden mi çıktı? Günlük hayatta bende güzel duygusu uyandıran az şey görüyorum. O zaman şu kavramın arkasına bir bakayım dedim; düşüncelerimi daha bilinçli yapılandırmak için. Şimdi şöyle diyebiliyorum: “Bu, bana ait olmayan bir değerin güzelliği; demek ki başka bir göz bunda bir güzellik görüyor.”
İngilizce “inspiration“. Latince “in” (içine) ve “spirare” (teneffüs etmek)’ten. Dinler, vahiyleri anlatmak için bu kavramı çok kullanmış. Oradan esinlenerek şöyle tanımlanabilir: herhangi bir çıkarsama (istidlal) olmadan bilmek ve düşünmek. Kelime kökeni ne kadar anlamlı: “nefes alır gibi“. Bunları niye mi söyledim? Bu blog’da ve twitter’da yazdıklarım aklıma böyle geliyor da ondan!
İletişim, gece sürüşü gibi: algımız sadece baktığımızı/bildiğimizi gösteriyor. Zihinde canlanan düşüncelerimize karşılık bulduğumuz sözcükler bize doğru ve gayet anlaşılır gelebilir. Bu, büyük aldanma işte; çünkü başka bir zihinde benzer kayıtlar hiç olmayabilir bile. Yüz yüze iken sorun hemen ortaya çıkar. Okurken, sözcüklerimiz başkasının zihnine toslar. Bu kazayı öğreninceye ve telafi edinceye kadar da “hasar” meydana gelir. Mütevazi önerim: önemliyse, göndermeden dinlendirin. Bekleyemezse, bir daha okuyun. Bazen yakaladıklarınıza inanamazsınız.
Sınavın cevapları aşağıda (kısa süre sonra bu yazıyı -herkesi ilgilendirmediği için- kaldıracağım). İşverenin, mobbing’i önlemek için kullanabileceği araçlar (1.sorunun cevabı): sosyal kurallara bağlı sosyal etki, bilgiye dayalı sosyal etki, uyma koşullarını oluşturmak (Şerif ve Asch), tutum değişimi kuramları, gerekli durumlarda itaat, belki iç grup azınlığının etkilerinde rol oynayan unsurlar. Mobbing’le Mücadele Kurulu’nun koyacağı sosyal kuralların etkisi (2. sorunun cevabı): kültürel değerlerin göz önüne alınması, kuralların özümsenmesi için süre ihtiyacı, belki yöneticinin sosyal rolünün içindeki gizli mobbingi kültürel değer olmaktan çıkarmak. Mobbing farkındalığı için yapılacak bilgilendirme toplantılarının etkisi (3. sorunun cevabı): PR desteği, dikkat çeken kişilerin katılımı (örneğin Emre Kongar-Mehmet Barlas gibi bir format), yeterince tekrar etme, farklı üsluplar (basit ve derin), müeyyidelerle düşük korku yaratma.
Hayata nasıl başlanır da deseydim yeridir. Göreceli yüksek olasılıkların başında, kariyer günlerindeki tanışıklıkları sıcakken takip gelir. İkinci sırayı stajlara veriyorum; orada gelişen fırsatlar bazen cv’den bile değerlidir. Bunlar olmazsa iş, strateji kurmaya kalıyor. Kilit sözcükler: kararlılık ve hedef azaltmak. Hedef sektör ve kurumlar belirlemek, oradaki imkanları derinlemesine araştırmak, hatta gerekirse izleyerek doğru zamanı beklemek. En alt sıramdaki strateji de “bir yerden başlamak”. Rafting gibi: akan suya atlayıp sürüklenmek, devamı Allah kerim. Yapılabileceğin en kötüsü: amaçsızca sağa sola cv göndermek ve ne istediğini bile bilmeden kaderini beklemek.
Hukukçu dostlarım bunu sever (ben de nostalji yapayım). 30/5/2011 tarih ve 27879 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış “İşyerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi” hakkındaki Genelge’ye göre: “Kasıtlı ve sistematik olarak, belirli bir süre çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin ve saygınlığının zedelenmesi, kötü muameleye tabi tutulması, yıldırılması ve benzeri şekillerde ortaya çıkan psikolojik taciz”. Demek ki unsurları: kasıt, devamlılık, şekle bağlı olmayan taciz davranışı ve psikolojik etki.
Hassas konu. Ayrıntıları ‘çalışarak’ güç elde edeni de gördüm, tam kitabın dediği gibi etrafındakileri doğru kullanan büyük resim ustalarını da. Bazen ayrıntı sayılan bir bilgi doğru kararı etkiliyor. Bazen de ayrıntılar kum fırtınası gibi geliyor; sonunda gözünüzü kapatıp büzülüyorsunuz. Galiba çözüm bu konuda istikrarlı bir tarza sahip olmamak. Mesele o ânı görmek. Onun için hassas dedim.
Sinema, benim güzel hobim. Onu derslerde kullanmam bir tesadüf: 15 yıl önce motivasyonun kişiselliğini anlatırken, Muhsin beyin Alinazik’le hayallerini paylaştığı o kült sahneyi anlatmaya çalıştım. Görmemiş olanlar sadece dinledi. Ertesi gün videodan gösterince, “zihinsel şemaların bir yerde buluşup buluşamayacağı” üzerine doğaçlama bir tartışma yaşandı. O gün bugündür, her eğitimim, bir sürü film sekansı üzerine serbest bir tartışma ortamı şeklinde geçiyor. Bu arada insanlar, kendi düşünüp söylediklerini fark etmeden öğreniyorlar.
Çok önemli bir konudur, her an yaşanır. Bir araba lafla kendini paralayan da var, çapraz bulmaca gibi asgari konuşan da. Uzun uzun açıklamak, dinleyende, dışarıdan saygı gibi görünen bir trans etkisi yaratır. Çok kısa olan da, onurunu koruma çabasıyla karışık bir öz güven sarsılması (anlamadığı halde bunu belli etmemek ve anlamış gibi yapmak). Doğru davranış (bu kısmen bir tarz meselesi olmakla beraber): önce kısa ve anlaşılır biçimde isteneni söylemek, daha sonra belki nedenini açıklamak olabilir.
Yetkinlik kavramının ilk kuramcısı Prof. Richard Boyatzis, “bazı işlerde ve özellikle yöneticiler için, kişilik özellikleri çok önemli bir yetkinlik bileşeni olabilir” der. Tanıdığım birisi kendine koyduğu hedefe öyle kilitleniyor ki, uçağın egzoz ısısını inatla takip eden füzeye dönüşüyor. Dış dünya algısı düşüyor. Çalıştığı alanın bu durumda ne önemi var ki, sahip olduğu “özel harekat komandosu özelliği” ile ekmeğini kazanıyor. Hay bin yaşa Boyatzis, sen de mi O’nu tanıyordun?
Çok seviyorum bu tarzı: net, temiz. Sevdiğim dostlarım yıllardır kitap yaz der. Bir tek konuya adanacak ilgim ve söyleyecek o kadar sözüm yok. İstiyorum ki her kelimenin değeri olsun. Çok doğru ve iyi seçilmiş olsun. Biraz eksik kalsın da düşündürsün. Uzun anlatanları dinlemek için çok çabalıyorum; bari ben ‘yer kaplamayayım’.
“Fringe benefits“.. 30 iş yılında şuna geldim: bir işe yaradıkları yok. Algısı değişiyor: ‘normalleşiyor’. Ücretin bir parçası olmaktan çıkıyor; ‘olması gereken’e dönüşüyor. Tek yararı belki işe alma aşamasında. Keşke zaman içinde tümden kalksa. Sahiplik güdümüz çok kuvvetli; kendimiz elde edersek daha değerli olur.
Sanki hayat düğüm olur. Sınanma zamanı gibi. Aklın yetmediği yerdir. Her cesaret edilecek adım çözüm olabilir de, olmaz da. Çok düşünmek de hemen bir yere götürmez, akışa bırakıp yok saymak da.. Galiba en iyisi gecenin bitmesini beklemek.
Cami avlusundaki görüntüler iç burkucu. Sosyalleşen gruplar. Hal hatırla sohbet arası mevzulara dalanlar. Orada olduğunu göstermek için kokteyl tarzı turlamalı boş konuş-kaç’lar. Ölü bedene karşı saygısızca yerine getirilen bir görev. Bana yapılmasını istemezdim; kimse olmasın daha iyi.
Resepsiyonda check-in yaptırdıktan bir saat sonra bir e-anket geldi: Nasıl karşılandınız? Lobide ve odada ilk izlenimleriniz ne? Sizin için başka neler yapabiliriz? Ne hoş değil mi.. Ben de samimi yazdım. Az sonra telefon: otelin müdür yardımcısı. Her söylediğimin neden öyle olduğunu ve neden yapılamayacağını açıklıyor. E ne oldu şimdi? “Çekti koparttı!”
Çiğdem Kağıtçıbaşı kült kitabında der ki (İnsan ve İnsanlar): “İletişimi yapmaktaki amaç dinleyiciyi kandırmak olarak yorumlanırsa, dinleyici üstünde fazla bir etkisi olmayacaktır. (…) Beğendiğimiz bir kimse olursa bu etkiyi kabul edebiliriz.” Yani sokaklardaki o ilkel hoparlörlü propaganda, ancak, zaten kazanılmış olan herkesin kendi seçmenine ulaşabiliyor. Değer mi?
Görünür bir karşılık beklememeyi anlıyorum. Tanımlarda adı geçen “çıkar beklememe”yi nereden bileceğiz? İnsanın kendisi bile onu çıkar olarak algılamayabilir. Bence bunu, güdünün (saik, motive) içine gömülü olarak görmeliyiz. Önemli olan “kendiliğinden” olması. Gönüllü yapılan bir işin içten gelmesi, niteliğini artırır. Hatta, bir mesleğin bile gönüllü yapılan parçaları olabilir. Gönüllülük aslında, sandığımızdan yakınımızda ve daha bilerek tadını çıkarmamız gereken bir kavram.
Empati sözünü duyunca Andımızı söylüyormuş gibi oluyorum. Doğan Cüceloğlu, Üstün Dökmen, 10-15 yıl önce bugünkü sonucunu tahmin edemeden görevlerini yaptılar. Empatinin içini yeniden doldurmamız lazım: sadece birisini dinlemeyi istemek ve anlamak için her defasında yaratıcı bir çaba göstermektir. Yoksa ne karşımızdakiyle aynı duyguyu hissedebiliriz, ne de aynı şeyi düşünebiliriz.
Etrafımdaki -benim gibi- “bilişim özürlü dino dostlarım“dan söz ediyorum. Biz, ilk siyah-beyaz monitöründe PW ile 1980′lerde yazı yazan, ilk telsim kartlı antenli cep telefonunu 1990′ların ikinci yarısında kullanmış insanlarız. Nefesimiz tıkansa da, smart telefonlarımızı ve pad’lerimizi -şerefimiz ve yaşam kalitemiz için- ustaca kullanmalıyız.
Ben ustalarla ve şoförlerle motor üzerine konuşmayı severim. Geçenlerde birisi anlattı: 1.300 cc’lik bir Fiorina’ya kırsal mazot koyuyormuş. Pompayı, enjektörleri bozmuyor mu dedim. Bozuluncaya kadar geçen zamandaki yakıt maliyeti kazancı, motorda yol açtığı hasardan daha fazla dedi. Gerçekten Türk kültürüne özgü bir düşünme biçimi var. AB’ne uyum yasalarından daha öncelikli.
Babam kullanırdı bu kelimeyi; artık hiç duymuyorum. TDK, “geveze” demiş çıkmış. Çok yetersiz. İngilizcesi “giddy” veya “spoony” olabilir ama gene Türkçesinin tadını vermiyor. Zevzeğin içinde biraz lafını bilmezlik vardır. Sözlerini özensizce seçen, gaf yapma sınırlarında dolaşan, patavatsızlıkla kolkola girmiş bir kavramdır zevzeklik. Dün böyle bir konuşmaya tanık oldum da…
Yaygın genel karakteristikler: düne kadar kurumunun içinde işini yapan müstafiler (*), şimdilik sadece konuşma becerisi ile dikkat çeken genç insanlar, iş hayatında miadını tamamlamış eski tüfekler, “ekstraya çıkmanın”nın tadını almış akademisyenler, hayatlarında yeniden başlangıç yapan kültürlü kadınlar… (*) istifa etmiş demektir.
Böyle diyorlar artık kurumların eğitim yöneticileri. Kasdettikleri sadece eğlence. Çok azı “inovasyon” demek istiyor. Öyle olunca doğru, haklılar. Bu da eğitimin değişkenleri ile oynayarak sağlanabilir: yarım günlük ve güncel temalı eğitimlerle, katılımcı grup profilinin üzerinde daha çok çalışarak, eğitmeni derinlemesine seçerek, eğitim sonrası takip yöntemlerine odaklanarak…
Politikalar; polis “şehir”den. Yani bir şehirde yaşayanlara ait olan. Eski sur kentlerdeki (bourg) insanlar kendi günlük yaşamlarının kurallarını da yaratırmış. İsterseniz buna tecrit edilmiş bir sosyal çevrenin normları deyin. Ne gerekiyorsa: o çevrenin ayıpları, gelenekleri, görgü kuralları. Üstelik her sur kentte başka. Alın bunu aynen bugüne oturtun; kurum politikaları böyle bir şey işte. Açık mı?
Strateji; eski Yunancada stratos “ordu” ve agos “lider”den. Yani bir komutanın orduyu yönetme biçimi. Stratejinin, çok hoşuma giden modern bir karşılığı var: yönetim sanatı. İki kelime, içinde her şeyi barındırıyor: teklik, kişisellik, sübjektiflik, değişkenlik, sezgi, öngörü, akıl, cesaret…
İş yerindeki masanın üzerini ve dar çevresini kasdediyorum (belki pano). Burası kime ait? Kuruma mı, çalışanlara mı? Müşteri alanları dışında ise, özel yaşam baloncuğu gibi sayılmalı. Hoşumuza gitmese de bunu insanlara borçluyuz. Onların ruh sağlığı ve kurumun menfaatı için.
Ya hiç, ya hakkıyla yapılmıyor. Bir sürü inceliği var. Üst düzey bir yönetici yapmalı (İK olması hiç şart değil). Kayıtları tutulmalı; paylaşılmalı ve yorumlanmalı. Sebepler kodlanmalı (genelleştirilmeli) ve istatistiğe dönüştürülmeli. Hatta sonraki muhtemel süreç/davranış değişiklikleri bir performans hedefine dönüşmeli.
Hem de nasıl… Hatta bu, “kurumsal bir değer” olabilir. İş Yasası’nda belirtilenlerden daha somut sebepleri önceden tanımlamak bu etiğin temelidir (ceza hukuku da suçları yasalarla tanımlar ve buna uymayanları suç saymaz). Her işten çıkarmanın bilgisini açıkça herkesle paylaşmak ve işten çıkarma sürecini netleştirmek de birer etiktir.
Masaya fırlatılan şeyler, hakaretsiz bağırma, haklı ama ağır eleştiri, acıtan sözler, düşük performanslı bir kişiyi yakından takip… Oluyor böyle şeyler iş hayatında. Ne diyeceğiz şimdi buna, mobbing mi? O alemin dışındaki bir iş mahkemesi hakimine veya avukata göre evet. Bence hayır. Mobbing için “bezdirmeye/kaçırmaya/eziyete yönelik bir taciz kasdı” olmalı (pseudo; sahte, taklit demek).
60′ların Amerikan işletme ekolü, yönetimi, kaynakların optimal bir araya getirilmesi olarak tanımlar: sermaye, know-how, insan… Onun için de adı “insan kaynağının yönetimi”dir. Nereden çıkmış bunu çoğul yapmak?
İş hayatında artık yok. Çünkü iş mesaiye sığmıyor. İş, duraklayamayacak kadar karmaşıklaştı; bu, her çalışanın sorumluluğu. Ama karşıtı da geçerli: mesai içinde, özel durumlarda, zamanı kendimiz için harcama hakkımız da olmalı. İşle özel hayat birbirine karıştı.
Bu bir mitos. Sanki şemanın gizli bir hayatı yönlendirme gücü varmış gibi. Şema, çıkış değil, varış noktasıdır. Önce basit ve etkili bir süreç oluşur. Gerçek insanlar onun içinde yer alır. Şema, en sonra bunun resmedilmesidir. O kadar esnek ve değişimlere duyarlı olmalıdır ki, süreçle eş zamanlı senkronize olmalıdır.
Hayır! Bence eşyanın tabiatına aykırı; çünkü ücret skalasının içinde çok fazla değişkenin bulanık mantıkla (fuzzy logic) etkileşimi var. En fazla; kişi değil, “iş bağlantılı doğru ücret aralığı“ndan bahsedebiliriz. Bu, kuruma özel bir algoritma geliştirmek demektir. Yani önem atfedilen kriterlere göre işlerin sıralanması. Ben buna “ücretin sosyal gerçekliği” diyorum!
Hiçbir İK departmanı yeni işe başlayanların oryantasyon programını doğru dürüst çözememiştir. Bildiğim en etkili yol, interaktif bir yazılım + “buddy” yöntemidir.
Hayata hazırlanmak için çok seyahat, yatılı okul veya evden uzak üniversite, uzun stajlar, askerlik ve kısıtlı para iyi gelir.
Beden dili ile ilgili bilgiler çok kasıcı. Her zaman söylüyorum: bilin ama yapmayın. Kötü bir tiyatro oyuncusu olmayın. Önceden düşünülmüş cevaplar da hazırlamayın. Hâlâ onları soran İK’cıların ayıbı. Doğal halinizle kaderinizi yaşayın.
İşe alınma umuduyla aylar -hatta yıllar- süren stajlardan bahsediyorum. Asgari ücretli, çoğu yerde ücretsiz. 2000′ler sonrasının cin buluşu. Aslında bir adayı tanımanın ve yetiştirmenin en etkili yolu. Bugün onun da içi boşaltıldı; gördüklerim suistimali çağrıştırıyor.
Profesyonel bir ön eleyicinin güncel bakış açısıyla sıralıyorum: önce Üniversitenin adı (maalesef gayrı resmi olarak bir “lig” anlayışı var), ara sınıflarda veya mezuniyet sonrası yapılan uzun dönemli stajlar (buna hukukçular da dahil), lise (sadece İngilizcenin seviyesine bir kanıt olarak), ikinci yabancı dil (şu anda en popüler olanlar Çince ve Rusça), yurt dışı lisans veya lisans üstü eğitimler (çok az İK’cı yurt dışı üniversitelerin önem derecelendirilmesini bilir), belki mezuniyet derecesi, yazılım teknolojileri ile ilişkili sertifikalar.
Bilim dalına göre değişir. Bazı sosyal bilim alanlarında artık lisans yetmiyor, yüksek lisans şart kabul ediliyor (Hukuk, Psikoloji gibi). Diğer çoğu alan için iş hayatının böyle bir talebi yok. İşe alma değerlendirmesinde belki çok az etkisi oluyordur; fantezi görülüyor.
Hediye nasıl böyle yozlaştı? Bu kadar amaca yabancılaşma rahatsız edici. Bugünkü haliyle uzak kalmayı tercih ederim.
Hayatın her yerindeler. Bu kavramların tam bilerek kullanıldığını, hatta farkının ayırt edildiğini sanmıyorum. İngilizcede ikisine de aynı kelime karşılık gelebilir: honour (ün, şan). TDK, şeref için “toplumca benimsenmiş iyi ün”, namus için “toplumsal ahlak kurallarına bağlılık” diyor. Bence namus kavramının içinde islamiyetle bağlantılı cinsellik kurallarına gönderme de var. Yani birisi toplumsal kabul görmüşlük, diğeri cinsel ahlak olarak kabul görmüşlük.
1940′larda yaşamış Amerikalı bir mühendis (Edward Murphy Jr). Ordu için yapılan bir nakliye esnasında önemli hatalar yapılınca sebebini araştırmış. Vardığı sonucun temeli şu: olasılık, gerçek sonuçların, olası sonuçlara oranıdır. Yani “bir olay mümkünse olur“. Pek bilinmeyen başka söyledikleri de var: “çözülen her problem yeni problem yaratır“, “olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.“
Psikolojide modern bir kuram var: “üç kişilik çekirdek ailelerde, ilişkiler mutlaka, matriks olarak iki kişinin arasında daha çok gelişir. Yani ilişkilerin yoğunluğu ve niteliği, farklı zaman ve koşullarda, değişen iki kişi arasında öne geçebilir” (Bkz: Wikipedia ve orada atıf yapılan bilimsel makaleler).
Der ki… Hayatın anlamını bulmaya çalıştığınızda bir yol ayırımına gelirsiniz: ya her şeyin boşluğunu görmek, ya da sizi oyalayacak kendinizi kandırdığınız bir anlama sığınmak. Yabancı’da Camus, Mersault’ya şöyle dedirtir: “hayatıma bakarken kendi kendimi seyrediyormuş hissine kapılıyorum“. Godot’yu beklerken, Zeki Demirkubuz’un Masumiyeti… Çok takılıyor bunlar aklıma.
Sözlük anlamı “serbest bırakma“. Roma hukukunda okumuştuk; emancipatus, bir babanın oğluna, bundan sonra kendi hayatında yapacaklarının sorumluluğunu kendisinin üstlenmesi hakkını vermesidir. Yıllar önce “femme émancipée” deyimini yarı tahminle kullanırdım; kendini özgür kılmış kadın demek. Kavramın geçmişine hakim olunca, aslında biraz taşkınlığı ne hoş bir ifade etme biçimi değil mi?
Günlük hayatta birçok vesile ile bu popüler deney aklıma gelir. Başka hamam böcekleri tarafından seyredilen ve bunun farkında olan kobay hamam böceği daha fazla çaba gösterir. Bizim gibi! (sosyal uyarılma denilen sonuç).
Çünkü: kendinize fazla güvenirseniz mahcup eder. Sonsuz gidilebilecek yol vardır, her tecrübeyi dinleme sabrı ister. Doğru malzemeyi bulmak için öğrenme süreci yıllar ister. Bazen yapması çok zahmetlidir, emek ister. Tarz çok önemlidir, yemeği hem sade hem özgün tutmak olgunluk ister.
Enerjisi hiç düşmeyen bir çalışma, histeriye benzeyen davranışlar, hırs düzeyinde bir hedefe adanmışlık, şaşırtıcı bir dayanıklılık, sürekli sofistike bir zihin faaliyeti, drama gibi oyunculuk… Kimden bahsediyorum biliyor musunuz? İyi tanıdığım bazı üst düzey kadın yöneticilerden. Şaşkınlık ve ürperti hissediyorum.
Bildiğimiz nostaljik annelerin mutantı! Modern bir anne tipi var: multi disciplinary (çok bilim dallı) uzmanlıkları: evlat. Ne gerekiyorsa o. Kanat germek için her konuda itinayla araştırma yapılır. Koruma baloncuğu kısmete bırakılmaz. Akıllı, kültürlü ve kaliteliler. Her alanda konuşabilirsiniz ama sakın bu hassas konuda başka felsefeyle karşılarına çıkmayın.
Danışmanlık: kendinden menkul, mecburi son durak, korsan meslek, kurumun gerçeklerine uzak, önerileri soyut… Çözümü: kişiye özeldir!
Müzakere, negotiation: neg (Lt) “yokluk eki, İngilizce not“, otium “boş zaman“dan. Yani “iş” (business). Zaman içinde anlamı doğrudan değil dolaylı ifadeye dönüşmüş, işin kendisi değil iş yapmak için görüşmek olmuş. Kendi isteğimiz doğrultusunda, güç ve akılla başkalarının davranışlarını yönlendirmek demek. En kötüsü ne biliyor musunuz? Bunu fazla özümseyip günlük alışkanlık yapanlar. Hemen yakınlarınıza bakın: ne kadar çoklar değil mi?
Bir bilgiyi ilk defa edinirken (dinlerken, araştırırken) neye dikkat ettiğinizin farkında olun, bilginin içinden seçme yapın, isterseniz seçtiklerinizi deyişler uydurarak kodlayın, sonra da size anlamlı gelecek şekilde başka bildiklerinizle ilişkilendirin. Soyut mu geldi? Bırakın kendi haline, zaten ilgilendiğiniz konuda farkında olmadan tam böyle yaparsınız.
“Gülün Adı” gibi. Bana hâlâ hissettirdiği: yalnızlık, başımın çaresine bakma, büyük avlunun kasveti, etüdler, tecrit, disiplin, ezber, mesafeli papazlar, sadece birkaç sevdiğim öğretmen… Öbürsü yıl okulu bitireli 40 yıl olacak, içim hep aynı.
Çünkü göz temasımı kesiyor. Çok klasik. Geçmiş, sıkıcı örnekleriyle dolu. Yetişkin eğitimine yakışmayacak kadar didaktik. Tabi yerine çok yaratıcı yeni şeyler koymak kaydıyla…
Humour; umor (Lt): “vücut sıvısı” demek. Ortaçağ inanışına göre vücut sıvılarından her biri ruh halimizi farklı etkiliyordu. Bunlardan biri de gülmeyi sağlıyormuş! Aslında düşünceler kadar kişiye özel. Gerçek mizahın içinde zeka var. Ortak mizah anlayışı, bir ilişki köprüsü. Hayatın içindeki yeri çok önemli.
Yıllarca şöyle bir alışkanlığım oldu: çok yakınımdakilere, ilk fırsatta anlatmak istediklerimin konu başlıklarını küçük kağıtlara yazardım. Sonra bir gerçeği fark ettim: her sözün bir vakti var. Planlanan zamanda ya anlatma isteği kalmıyor, ya da dinleyen buna hazır olmuyor. Hayatın senkronunu kaçırmak gibi. Çok önemliyse bir daha o vakti bekliyorum; değilse tümden vazgeçiyorum. Hayatın akışı denk düşerse bir ara konuşulur. Özel hayattaki iletişim yönetilmemeli.
Asıl anlamı, “anlaşmaya ait olan” demek. Az kullanılan bir karşılığı da “geleneksel“. 1993′te, yaptığım bir işi değerlendirirken, Reha Uz, -hoşnutsuzluk belirtmek için- kullanmıştı. Bir sözcük hayatıma ilk kez böyle girdi. Bugün hâlâ sıradanlık belirtmek için kullanırım; izi kalmış!
Conscience; “com“: ile, “scire“: bilmek. Yani “içimizdeki doğru olanı ayırt etme bilgisi“. TDK’ya göre: “kişinin, kendi davranışları üzerine kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç“. Neden herkeste yok? Var ama bastırılmış mı? Gelişir mi? Nereden geliyor: aklın bir sonucu mu?
TDK’ya göre “düşünme ve anlama gücü“. İngilizce reason; Latince ratio: “addetmek, varsaymak“tan. Fransızca raisonner: “ciddi ve ayrıntılı bir şekilde düşünmek“. Hayatımı bu sözcüğe indirgeyebilirim.
Yemin; Arapça emin, âmin‘den geliyor: “öyle olsun“. To swear, eski İngilizcede “söylemek” demek. Sosyal psikolojide, “açık olarak söz vermenin, taahhütte bulunmanın kabule yol açtığını” savunan kuramlar vardır. Yani söz verme düşüncesi, ona uyma davranışı yaratabilir (oğlumun yedek subaylık yemini sebebiyle bunlar aklıma geldi de).
Gördüğüm gibi, sansürsüz: dinleme özürlü, kafası dağınık, hızlı, karizmasız, stresli (farkında olmadan), ilişkilerde yüzeysel, uyumlu, barışçı, ben merkezli, pratik, çok çalışan (çalışkanlıktan farklıdır), sadece günü yaşayan, kolay iletişim kurulan, her şeye karşı inançsız, eğlenceli, kendini sorgulayan, ekip özürlü (Biliyorum, bütün genellemeler yanlıştır!).
Yeditepe Hukuk’ta dersimin müdavimi öğrencilerimden biri bugün çok içten bir şey sordu: “derin düşünceyle insan içine bakarsa kendini görür mü?”. Reenkarnasyonun insan ruhunu evrimleştirdiğine inanan tekamül kuramcıları “1001 günlük mevlevi çilesi”nin bile ruhu olgunlaştıramayacağını savunurlar. Gerçek keşif, hayatın acı ve zevklerindedir. Ona, düşünerek ‘o yere’ varamazsın dedim. Bence ‘anlamak’; bilemediğimiz başımıza geleceklerle ve ancak çok uzun deneyimlerle (belki ömürlerle?) mümkün olabilir.
Eğlendiren kimse… Hatta showman? Eğitmen ‘bu’ değildir! Trendin geldiği noktayı reddediyorum. Amacını aştı.
Çağrışımlar: angarya, acele doldurulmuş, rutin, yüzeysel… Vazgeçemeyiz de. O zaman çözüm: hem formatıyla oynamak, hem de eğitim sonrası rastlantısal ve yapılandırılmış mülakatlarla derinleştirmek.
Ne olur biraz ilerleyelim: yöneticilere sormak veya eğitim adı listeleri yollayıp seçtirmek bitsin artık. Çok basit bir kural olmalı: neye ihtiyaç varsa onun eğitimi yapılır. Ne konu, ne süre şablonu olur. Eğitim biriminin işinin özgünlüğü ve zorluğu da buradadır zaten: her eğitimde bilinmeyen değişkenleri bir araya getirmek. Kime, neyin eğitimini, ne kadar süre, hangi eğitmene verdireceklerini bulmak. Yaşanmış uç örnekler: call center’da kaybedilmiş müşterileri geri kazanma bölümünde çalışanlara meditasyon eğitimi, üst düzey pazarlamada çalışanlara yeme-içme incelikleri eğitimi, kurumu telefonda temsil edenlere diksiyon eğitimi…
“Kurum kültürleri”: hem her sorunun sebebi, hem çözümü. Kuralların, prosedürlerin, süreçlerin anahtarı. Keşke İK fonksiyonunun varlık amacı onu sürekli izlemek ve yönlendirmek olsa. (*) Yunan mitolojisinde insanlığın bütün günahlarını ve umutlarını içinde saklayan testi.
Cadens (Lt)’den: vaki olmak. Bir sonucu doğuracak olan ögenin, beklenmedik yer ve zamanda ortaya çıkması. Çoğu düşünüre göre, sadece bir sosyal algı biçimi. Ne olursa olsun, arkasında işleyen o bilmediğimiz neden-sonuç ilişkisinin bir düzeni olduğuna inanıyorum. Çünkü bazılarına kötü, bazılarına iyi olarak çok fazla üst üste geliyor.
Solace; Latince ‘solacium’, Yunanca ‘hilaros’dan: neşe, mutluluk demek. Avutmak. Teselli; Arapçası. Nedir bu? Bir mizansen. İyi niyetli yalanlar. Söylerken unutulan sözler. Hiç zeka barındırmayan bir sosyal görev. Olmamış bir iletişim. İnsan, konuşmadan da teselli edilebilir. Çok küçük, içten bir davranış yeter. Gerçek olan hissedilir.
Vikipedi diyor ki: “Hayatın; hem ilahi takdirden, hem de kendi seçimlerimizden oluştuğu kabul edilirse, insani sorumsuzluk-sorumluluğun aşırı uçlarının dengesizliğinden kurtulunabilir.” Kader aslında rastlantılardır. Yani; birbirinden bağımsız olarak gelişen olayların bilinen bir sebebe dayanmaksızın aynı anda gerçekleşmesi. Neden-sonuç ilişkisini bilmiyor olmamız, olmadığı anlamına gelir mi? O halde hayatımız, kaderimize karşı seçtiğimiz davranışlarımızdır. (*) Albert Einstein’in meşhur sözü.
Sözcüğün, cüce atlardan (pony) geldiğini biliyor muydunuz? Sonra muhtemelen bir özel isim olan dobby yerleşmiş. Bugün de hobby’ye dönüşmüş. Onu basit bir boş zaman eğlencesi olarak algılamak, kavramı basitleştirmek olur. TDK, “meslek dışı uğraş” diyor. Bence; bir terapi, hayatı anlamlandırma, gizli meslek.
Doğal ama başı boş hali yıkıcı. Herkesin çözümü kendinde. Mesele, davranışının kabul edilemez olduğunu görmekte. En zoru, öfke duygusu bastırdığında çok hızlı düşünebilmek: gerçekten kızdığım ne, davranışım nelere yol açar, başka nasıl ifade edebilirim? İyi mi bilmem ben mutlak susmayı seçerim; zihnen oradan gitmek gibi. Akıl, öfkeden üstündür.
İnsan insanın kurdudur… Ekşi sözlükte, sahibi belirsiz şu yorumu çok sevdim: “Bir yanımız neredeyse kaçıktır. Uzlaşmazlığı uzlaşıya yeğler. Yaşamı ta en başına döndürecek ve geriye evimizin kararmış temellerinden başka hiçbir şey bırakmayacak bir felakette ölmek ister.”
Bu güncel tartışmadaki nitelendirme beni rahatsız etti. Bugünün lise-üniversite nesli bir sürü beklediğimiz şeyi bilmiyor olabilir, çünkü istemiyorlar. Onların bilinmesi gereken kavramları farklı.
İnsanlar çoğunlukla aynı sözcüğe aynı anlamı yüklemeyebiliyor. Anlaşılmadığınızın farkında mısınız? Bir fırsatını bulup iletişime yedirmekte yarar var.
Daha derinleştireyim: yaşanmamış olan, zihinde canlandırılarak yaşanmış etkisi gösterebilir mi? Bütün bulgularım ‘hayır’ diyor. Belki zihinsel bir hazırlık sağlar, o kadar.
Burnout… Zamanında yaşadığım için bilirim. Teşhise hakkım yok ama etrafımda, belirtilerinden, bunu düşündüren insanlar var. Onun hakkında daha çok şey öğrenin. Farkında olmanız, hakimiyetinizi sağlayabilir.
Bana, ilkelilik pratikte nasıl bir şeydir diye sormuşlar. TDK, ilke için ”davranış kuralı” diyor. Daha genel olarak ise “temel düşünce” demek. Principium (Lt), “başlangıç, köken”den geliyor. Sosyal psikolojide “kendilik algısı” diye bir kavram vardır; insanın kendi davranışlarını gözlemleyerek, kendi tutum ve inançları hakkında karar verdiğini savunur. Bana göre ilkelilik, “kendimiz için varolmasına ve devam ettirmeye karar verdiğimiz davranışlarımızdır”.
Tamam. İş hayatının yeni etikleri ve tarzlar mübahtır ama benim de şunu sormaya hakkım var: canının istemediği e-postalara cevap vermemek benimsenmiş bir sosyal norm oldu mu? Hâlâ cevabımın gecikeceğini veya iş başvurusunun uygun görülmediğini bildirdiğim mesajlar içten ve yarı şaşkın bir teşekkürle karşılanıyorsa, demek ki cevapsız kalmak daha kabullenilmemiş.
Motivasyon: bir amaca yönelik davranışlara iten içsel güç, isteklendirme, güdü. Motivus (Lt), “harekete geçirmek”ten. Bilinen 8 sebebi, 20 tane de yöntemi var. Fakat ne yazık ki bunların içinde “enflasyonun küçük bir oranda üzerinde zam” ve “personel motivasyonu yemeği” yok!
Sanatçılar, özgeçmişlerinde, tarzlarında feyzaldıkları kişileri söylerler. Benim de var: ilkelilik (İbrahim Betil), ilişkileri yönetmek (Altan Edis), iş bitiricilik/pratiklik (Mevlüt Aslanoğlu). İş ve özel hayat, bir bütün olarak.
“İnsanın anlam arayışı, yaşamındaki temel bir güdüdür. Bu anlam, sadece kişinin kendisi tarafından bulunabilir oluşuyla eşsiz ve özel bir yapıdadır. Bazı karşı çıkanlara göre, bu, savunma mekanizmalarından ve tepkilerden öte bir şey değildir. Bana göre insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yeteneğine sahiptir.” Toplama kamplarında yaşamış, psikiyatride bir ekolü temsil eden Dr. Victor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabından (Edesos yayını, Ankara, 1998).
Çünkü nasihat veriyorlar, kısa yoldan ne yapacağımı söylüyorlar, herkesin değişebileceğini sanıyorlar, bilimsellik gereği duymuyorlar, o çok sade üsluplarının içinde ilişkilerde çıkar sağlama vaadi gizli… Böyle olmayanlar o kadar az ki. Süzdüklerim, ne deneme yanılmalarla bulundu.
İsterseniz batıl deyin: giriştiğim herhangi bir işin iyi sonuçlanması için emek kadar gönül gerekiyor. Bilmek, çalışmak, yapmak yetmiyor. Dert etmek, duygularıyla yaşamak da gerekiyor (bunun adı enerjidir demek istiyorsunuz değil mi?).
Modern sohbet biçimi. Acemilerde ilk tecrübeler dağılma etkisi yaratabilir ama alışılıyor. Biraz enerji tüketici o kadar. Hatta gelişiminizi izlemek için hızlı konu değiştirmelerde kopmamanıza skor verebilirsiniz. Sonraları ustalaşınca kontrolu ele alır, siz de başkalarını koşturursunuz!
Malum, Rhonda Byrne’ın 2006′daki fenomen kitabı… Diyor ki “çok inanarak isterseniz oldurursunuz”. Vazgeçtim popüler kültürün hipnotize ettiklerinden, en farkında olanlar için dahi ne istediğini seçmek zor. Her insan için farklı işleyen bir evrensel kanunun böyle ısmarlama mantığına indirilmesi doğru mu?
Herkes başarı öyküsü değil. Sırrı işletebilirsiniz. Ama ya o çok istenen şey için ıskalanan hayatlar? Ödenen bedeller? O iç yorgunluğu? Etrafa yaşatılanlar?
Normal duyularımızı kullanmaksızın olayları algılamamızı sağlayan yetenek (genel terminolojide duyu ötesi algı, paranormal veya “psi”). Sadece soruyorum: bu, insanın zihinsel evriminde bir sonraki aşama mıdır, yoksa zaten bugün sahip olduğumuz bir yetenek midir?
Miktarında içki, az yemek ile… Plansız, komplekssiz, savunmasız, yargısız, öğütsüz, süresiz… (oğlumla Ömer Usta’nın Yeri gecelerine ithaftır).
20′den fazla yöntemin kaosu, yıllardır aşılamayan uygulama hataları, sonrasında hep sönen iddialı lansmanlar, İK eklerindeki içi boş sistem böbürlenmeleri, kolektif hafızada kötü tatlar… Artık ondan korkuyorum. Hayat dersim: ön hazırlığı kendisinden daha önemli. Bu da kurum kültürü ile “uğraşmak” demek!
Zamanı yönetmek üzerine bir sürü kaynak var. Özetleri: “Sebep dışımızda değil; hayatınızda bir şeylerden vazgeçin. Önceliklerinizi sizden iyi kimse bilemez. Bazı küçük alışkanlıklıkları da değiştirmek gerekebilir“. Ek yapıyorum: buna yol açan çoğu sebebin arkasında yatan bir kişilik özelliği, kolayca değiştirilebilir bir tutum değil. Onun için şikayeti lütfen kesin.
Şu meşhur vizyonu bir de benden duyun. Visio (Lt), görüş demek. Gelecek analizi, inanç, cesaret, hayal gücünün karışımı. Sezgi ile aklın dengesi. Önemli bir yatırım öncesinde en çok ihtiyaç duyulan şey. Yani şirket duvarlarındaki süslü, uzun, anlaşılmaz cümleler değil. O, genellikle, bir kişinin kafasının ve gönlünün derinliklerindedir.
Bir zamanlar İK’nın bir hile-i şeriye’si vardı: iş unvanlarını ve kıdem derecelerini çok çoğaltarak bir tür sanal terfiler yaratmak. Kralın çıplaklığını söyleyenler artınca 90′ların sonlarında sert bir fren yapıldı; az sayıda ve fazla genel görev unvanları yaratıldı. Bundan sonra bence, çoklu kıdem sistemlerini sadece orduya ve kamuya bırakmalıyız; 5-6 kademe iş hayatına uyar.
Güven, başkalarından gelebilecekler ve hayatımız üzerinde hakimiyet duygusudur. Belirliliktir. İlkeler ise, -bazen kendimize rağmen- belirli davranışlardaki kararlılığımızdır. Onun için: ilkelilik, güven yaratır.
Dinler öngörmüş zaten ama ben günlük bir alışkanlıktan bahsediyorum: çok sevdiğiniz bir yemeği tek başına, az ve yavaş yiyin. Orada kesin, doymayın. Bu bilincin bir şükran duasından ne farkı var?
Ne umulmadık bedenlerde ne olgun ruhlar yaşıyor. Çocuk da olabilirler!
Geçenlerde ders anlatırken baktım birisi sürekli cep telefonuna bir şeyler yazıyor. Meğerse her dediğimi Google’layıp kontrol ediyormuş. Gerçekten farklılar. Onları seviyorum.
Önemli bir şey söylemek istediğinizde karşıdakinin dinleme zamanı mı bakın. Anlatmak için planlamanın önemi yok. O anda vazgeçmek de bir iletişim ustalığıdır.
Geçmişe bakarak gelecekte bambaşka yapabileceklerini hayal ederseniz ve de riski göze alırsanız… Olur.
Kharis (Gr): şükran, saygı göstermek için sunulan hediye. Anlamı, buradan, diğer insanlarda uyandırılan çekicilik duygusuna gelmiş. İçeriği en muğlak, en dönemsel, en öznel kavramlardan biri. Bana göre karizma, “tüm yaratılanları kabul etmektir”. Bu, onlar için “kharis”tir.
Anlaşılmamak ve eleştirilmek pahasına söylüyorum: bu, bazen bir yönetim tekniği olabilir. Biraz sakin duruş, olayların gelişmesini beklemek bir sorunu çözebilir. Ama sakın alışmayın! (*) Hat sanatçılarının en çok kullandığı deyişlerdendir; yazılışında hata yoktur.
En ufak bir yazım hatası saygınlığınızı yok eder.
Bir üste gönülden bağlanmak. Birinin adamı olmak. Büyük bir güven ve işe istek duygusu yaratır fakat artık geleceğiniz endekslenmiştir. Bir gün biter.
Terim yerleşmek üzere. TDK “bezdiri” diyor ama iş ortamı “mobbing”de karar kıldı. Gidişatta küçük bir sorun var: hukukçular çok ilgili ama farklı ve dar bir pencereden bakıyorlar. Bizim yönetim kültürümüze göre tanımı ve kriterleri daha çok su kaldırır!
Neden günle ölçmek zorundayız? Eğitim ihtiyacı ve grup profili üzerinde iyice çalışılırsa ne kadar zaman gerektiği “saatlerle” ortaya çıkar.
Ne kadar sıkılmışız. Tepkimiz ifrada varmış: “eğlendiren eğitim iyidir”. Sadece bu yeter mi? İçeriğin kalitesi çok daha derinlerde.
Inception (Başlangıç): 2010′da Christopher Nolan’ın yazıp yönettiği sıra dışı film. Son 25 yılın en iyi filmlerinden. Yıllardır eğitimlerde anlattıklarımı bir gün bir filmin içinde karşımda buldum.
Ne olur her türlü ticari ıvır zıvırdan bağımsız olarak onu yeniden keşfedin. Bedelsiz, kolay ve iyileştiricidir. Tam anlamında da anlaşalım mı? Meditatus (Lt): bir konunun üzerinde sakin ve belirli bir süre düşünmek.
Ethikos’dan (Gr): “bir kişinin kendine ait ahlak ilkeleri”. Aristo’nun Retorik’indeki en önemli kavramlardan. Öte yandan psikolojide kişinin kendini algılama kuramından söz edilir; buna isterseniz, kendimizi nasıl görmek istediğimizin iç arayışı diyebilirsiniz. O zaman, kişisel etiklerin, bir eğilim, hatta bir ihtiyaç olduğunu söyleyebilir miyiz?
“Zamanımız da yetmediğinden, bazen çatışmalar düşmanlığa dönüşür. Suçlamak, emir vermek yerine sorunu tartışarak ve gerektiğinde bilgilendirerek işbirliği yaratılmalıdır.” Bu pekala bir altın yönetim kuralı olabilir değil mi? Haluk Yavuzer’in 1999 baskısı Çocuk Eğitimi El Kitabı’ndan aldım!
İçinize sinmişse her şeyde lazım olur.
Kelimelerin kökenini araştırmak çok akılda kalıcı bir öğrenme yoludur.
Bir eğitmenin çok iyi bildiği ‘bir tek alan’ olabilir. Hatta onu o kadar iyi bilmesinin bir öyküsü bile olabilir.
Kişisel gelişim bir evrim meselesi. Eğitimler uçup gidiyor. “Kişisel yolculuklar” hızlanmıyor. Eğitimden sonra gösterilen çabalar eğreti ve sakil duruyor.
Önemli olan kime ne anlatılacağını tasarlamak. En değerlisi, herkesin kendi yaşadığı gerçek olaylar.
Bana göre: biraz kitap bilgisi, bol miktarda psikoloji (özellikle sosyal olanından), üzerine de tarzlar.
Bana, kişilik karışımının güzel olduğunu öğretti. Şimdi herkese ‘arkasında daha neler vardır’ diye bakıyorum.
Bir nesil dıştan bu kadar mı yabancı, içten bu kadar mı keşfe değer olur.
Damak zevkinde yüksek farkındalık, ilişkilerde de algıda açıklık demek olabilir mi?
Duyarsızlık, simülasyon, vasatın üstünde teknolojik güncellik, sürekli krize uyum, herşeyi azıcık bilmek, bazen ayrıntı takibi bazen tepeden bakış (birbirine geçiş), aynı anda birkaç iş yapmak.
Mars-Venüs ya? Yönetim tarzlarında da öyle!
Onlarda da değişim vakti gelmedi mi? Artık rutin ve sığ değiller mi?